Serbestî, mafê herî bingehîn ê mirovî ye, lê kurd jê bêpar e.


[ Bersivek Binivîse | Yanıt Yazınız ]  [ Forum ]  [ Nivîsên Nuh | Yeni Yazılar ]

YUVAYA DÖNÜŞ

Nivîsevan / Yazan: Baki KARER  
Demjmêr / Tarih: 19.03.2016  02:22:07






         I-    BİR SERÜVENİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

                       1- YUVAYA DÖNÜŞÜN BAŞLANGICI
                       2- KENYA’DA BİTEN SERÜVEN
                       3- MUAMMA ÇÖZÜLDÜ MÜ?
                       4- SURİYE KAFA TUTACAK GÜÇTE MİYDİ?
                       5- GEÇİCİ GÖREV ALANI
                    
  
                                              GİRİŞ


    15 Şubat 1999 günü PKK lideri Abdullah Öcalan kamuoyu nezdinde bilinmeyenlerle dolu bir yöntemle “tutuklanarak” Türkiye’ye getirildi. Burada önemli olan olayın biçimi değil, özüdür. Yani A.Öcalan’ın İmralı’ya nasıl getirildiği değil, neden geldiğidir.

    Bilindiği gibi Kasım 1998’de Suriye’den çıkmak zorunda kalan A. Öcalan, başta Rusya ve İtalya olmak üzere çeşitli ülkelerde geçirdiği uzun bir süre sonrasında bugünkü noktaya geldi. Suriye’de olduğu müddetçe A.Öcalan çok “büyük”tü. Sırtını bilinen güçlere yasladığından sıkça atıp tutuyordu. Astığı astık, kestiği kestikti. Başta Kürtler’e olmak üzere uzun süredir tüm dünyaya ahkâm kesiyordu. Kürt halkı üzerinde estirdiği terör kasırgasıyla kendisini “ulusal kurtuluş hareketi”nin önderi olarak lanse ediyordu. İşin ilginç yanı, bu “lider”, Suriye’ den çıktıktan sonra kendisini tamamen boşlukta buluyor, her ne hikmetse önderi olduğunu iddia ettiği halkının değil, Avrupa ülkelerinin kapılarını tıkırdatmaya başlıyordu. Türkiye’ye karşı “15 yıllık ulusal kurtuluş mücadelesi”yle övünen A.Öcalan, Kürt halkı dahil, dünyanın hiçbir yerinde barınacak küçük bir alan bulamıyordu. Yani bu koskoca dünya kendisine dar geliyordu. Hiç kimse Öcalan’ı ne duymak, ne görmek istiyordu. Bu çok ilginç ve bir o kadar da eşsiz bir örnekti. Öyle ki, Öcalan’ın kendisi de bu durum karşısındaki şaşkınlığını gizleyemiyor, MED-TV’ye yaptığı bir açıklamada, “İşte dağdan gelen bir çobana bile siyasi iltica hakkı veriyorlar ama bana vermiyorlar”diyerek Avrupa’ya sitem ediyordu.

    Doğrudur; siyasi iltica, din, ırk ve politik düşüncelerinden ötürü, ülkelerinde baskıya uğrayan insanlara 1951yılında tanınmış bir haktır. Yıllardan beri ülkelerinde mevcut yönetimlerle şu veya bu biçimde siyasal çelişkiye düşmüş ve baskıya uğramış herkes; dağdaki çobandan aktif militanlara, liderlere kadar binlerce insan bu haktan yararlan- mıştır.

    Öyleyse A.Öcalan’ı diğerlerinden ayıran ayrıcalık nedir? Neden dağdaki çobana dahi tanınan hak, A.Öcalan’dan esirgenmiştir? Bunun cevabı oldukça açıktır. A.Öcalan’ı çobandan ayıran tek şey, çobanın insan olmasıdır.

    Çoban, köy basmamış, kadın, çocuk, yaşlı demeden insanları toplu katliamlara maruz bırakmamış, savunmasız halkın amansız düşmanı olmamıştır.

    Çoban, insanlardan zorla haraç almamış, zorla adam kaçırmamıştır. Başkasının emeğine, ekmeğine ve çocuğuna zor yoluyla göz koymamıştır. Çapulculuk yapmamıştır.

    Çoban, esrar eroin kaçakçılığı yapmamış, para karşılığı adam vurmamış, başkalarının hak ve özgürlüklerine saldırmamıştır.

    Öcalan’ın aşağılayarak baktığı çoban; insanları sevip saydığı için, insanlıktan yana olduğu için, yaşam biçimiyle pratiği çelişmediği için bu haktan yararlanmıştır. Olay bu kadar açıktır. Yani sorun, çoban benzetmesinden çok ötelerde biryerlerde duruyordu.

Böylesi bir benzetmeye başvurmasındaki neden, Öcalan’ın kendini masum gösterme gayretinden kaynaklanıyordu. Ama öylesine panik içindeydi ki, aklınca kaş yapayım derken, göz çıkarıyordu. Durumunu abartıp kendisine “büyük adam” görünümü vermek isterken çobanı küçümsüyordu.

    Kürt halkı adına yola çıktığını iddia eden A.Öcalan ve örgütü PKK’ nin, halkımız için anlamı nedir? PKK ve A.Öcalan, Kürtler için ACI, GÖZYAŞI ve KAN demektir. Evet, o çok sıkça övündükleri 15 yıllık savaşlarıyla emekçi yığınların belleğinde bıraktıkları izler böylesine derindir. Ne yazık ki gerçekler balçıkla sıvanmıyor. İstediğimiz kadar iyi şeyler arayıp bulmaya çalışsak da, 15 yıl boyunca halkın bağrına açtıkları yaralar kolay kolay kapanacağa benzemiyor. Sonucun böyle olduğunu Öcalan da biliyor. Halktan korkmasının ve kaçmasının nedeni budur.

    Öncelikle şu gerçeğin altını bir kez daha çizmekte fayda var: A. Öcalan ve PKK hiç bir zaman Kürt halkını temsil etmemiştir, edemez de. O gelmiş geçmiş en azılı Kürt düşmanlarından biridir. Kürtlerin sırtına basarak göbeğini ve ensesini şişirmiştir. Bütün derdi karanlık güçlere daha fazla yaslanmak, onlarla birlikte halka karşı başlatılan kirli savaşı çıkarları doğrultusunda yönlendirmek olmuştur. Göbeğini büyüttükçe Kürtlere daha fazla saldırmış, ensesini şişirdikçe daha fazla küfretmeye başlamıştır. Oturduğu yerden inanılmaz bir servete ka- vuşmuştur. Bu kirli servetin bedelini ise masum insanlarımıza ödetmiştir. Çifte yağma, çifte çapul ve çifte terör karşısında kalan Kürt halkı, tam bir çaresizlik içine itilmiş, bir kez daha göçe zorlanmıştır. Kürtler, A.Öcalan’ın karanlık güçlerle yaptığı danışıklı döğüşle bitirilmek istenmiştir. Anadolunun çok kültürlü, çok milliyetli mozaiksel yapısı zorla eritilerek “saf kan” bir yapı oluşturmaya yönelinmiştir.

    Gerçekler bazen oldukça acıdır. İnsan görmek, duymak ve dokun- mak istemez. Ama sağır ve kör davranmak sorunu çözmeye yetmiyor. Bunun için gerçeği kabullenmek ve ona göre davranmak gerekiyor. Dünyada çıkarlar konuşuyor. Bir takım çevreler, önderlik vasıflarından uzak bir zavallı kişiliği Kürt halkının önderiymiş gibi sunmak istiyor. Bu Kürtlerin çıkarına değildir. Hainler tarihin her döneminde var olmuştur, olacaktır da. Bu, halkın ne suçu, ne de kaderidir. Ortadoğu’da çıkarları olan büyük devletler, bu durumu, Kürtlerin “kaderi” gibi sunmak istiyor. Ne yazık ki, Kürtler’den bazı kişi ve kuruluşlar bu oyuna kolayca geli- yor. A.Öcalan’a sahip çıkarak, birtakım sorunları tartışmaya açacakla- rına inanıyorlar. Hemen belirteyim ki, sorunu bu biçimiyle dile getirmek, işi henüz başlamadan bitirmek, halkı emperyalistlerin çıkarlarına feda etmek demektir. Eğer Türkiye’de demokrasi ve insan haklarını geliştirmek, emekçi yığınların sefaletten kurtulmasını istiyorsak, Öcalan ve PKK’yi hakettiği yere oturtmamız gerekiyor. Dikkat edersek, egemen güçler de, genel olarak Kürtleri her zaman ve her yerde, Öcalan ve PKK ile izah etmeye kalkıyor. Öyle ki, basit bir dernek çalışmasını, işçi protestolarını, köylünün ürününe daha iyi bir fiyat için yürüyüşünü vb. tüm eylemleri, PKK ve Öcalan kozunu öne sürerek boğmak istiyor. Bu bir tesadüf değildir. Çünkü bu yolla kendisini dünyaya daha kolay anlatıyor. Terörizm bahanesi öne sürülerek olmadık entrikalar geliştiriliyor. Bu nedenle oyunlara karşı uyanık olmalı, emekçi yığınların çıkarına olmayan tepkici davranışlardan kaçınmalıyız.

    Bugün A.Öcalan’ın sözümona tutuklanışı karşısında kıyametler koparmak isteyenler var. Bu ikiyüzlü bir tutumun açık bir örneğidir. Daha önce yaşanılan bir Şemdin Sakık olayı vardı. Bu olay karşısında tam bir sevince boğulan Öcalandı. Çoşku içinde günlerce alkış tutanların başında geliyordu. Hatta bunlarla da yetinmemiş, gerek yazılı basının- da, gerekse direkt MED-TV’de katıldığı tartışmalarda, iktidara açıktan destek vermiştir. Yalçın Küçük’le yaptığı konuşmalarda, “Şemdin Sakık bir haindir. Binlerce insanın ölümünden, yüzlerce eylemden sorumludur. 33 askerin ölümüyle sonuçlanan eylemi de O yapmıştır. İHBAR EDİYORUM” diyebilmiştir. Oysa katliam emrini veren de kendi- sidir. Amacım Şemdin Sakık’ı savunmak değil. Sadece iki olay arasındaki benzerliği ortaya koyarak, bazı çevrelerin her iki olaya gösterdikleri çifte yaklaşıma dikkat çekmektir. Ülkemizde halen çağın standartlarına uygun demokrasi ve özgürlüklerin gelişememesinin nedenlerinden biri de, böylesi çıkarcı yaklaşımlar ve ikircimli tutumlardır. Bu çevreler, o dönemde, tutumundan ötürü A.Öcalan’ı kınamamış, gerçek yüzünü görmemezlikten gelerek yanlışı ve haince bir yaklaşımı des- tekler konuma düşmüşlerdir. Bunlar sıradan veya bilinçsizce işlenen basit hatalar değildir.    

    Nitekim dünya kamuoyu nezdinde savunmaya kalktıkları A.Öcalan’ın durumu ortadadır. Daha uçaktayken bile yapacağı hizmetler için biryerlere göndermeler yapıyor, annesinin Türk olduğunu anlatmaya başlıyor. Annesinin Türk olması sanki birşeyleri kurtaracakmış...! Daha düne kadar insanlara ucuz kahramanlık taslayan, zulmün ve işken- cenin en amansız yeri olan Diyarbakır cezaevini basitce yargılayan, insanlar hakkında bol keseden atıp tutan, içerden sağ çıkanları kurşunlayan, bir hiç uğruna öldüren, küfreden A.Öcalan, gerçek kimliğini bir kez daha ele vererek son ana kadar gönüllü hizmetkârlığa devam edeceğini söylüyor. Bu dün de böyleydi, bu gün de böyle. Değişen fazla bir şey yok. Sadece koşullar ve dönem değişmiştir. Kendisini yetkinleştiren güçlerin, tıpkı Abdullah Çatlı olayında olduğu gibi, Ab- dullah Öcalan’a da artık ihtiyaçları kalmamıştır. Kürtlerin bağrına kirli bir hançer olarak saplanan bu hain, tıpkı tarihteki öteki hainler gibi beklenen sonuca yaklaşmıştır. Korkusu, şaşkınlığı, kendisini alabildiğine koyvermesi bu nedenledir. “Bana öyle geliyor ki, içimde bir his var, Türkiye’ye hizmet yapabilirim.” diyor. Hâlâ tüm çabası, karşısındakileri yapacağı şeyleri olduğuna ikna etmek. Harcadığı onca çabaya karşılık bir anda patlıcan ezmesi gibi tenekeye atılmaması gerektiğini söylüyor. Maalesef Abdullah Öcalan budur. Suçu başka yerlerde aramayalım. Yok “ilacın etkisiyle böyle konuşuyor”, yok “bilinmeyen birtakım şeyler yaptılar da onun için böyle konuşuyor” türünden gerekçelerle bir ayıbı örtmek fayda etmiyor. Bu, onun ayıbı, onun suçudur. Kaldı ki, A.Öcalan bu ayıbı ortaya çıktığı günden itibaren taşımaya başlamıştır. Önemli olan, halk için gerçekten bir şeyler yapmak isteyenlerin, sırf günü kurtarma telaşıyla suça ortak olmamalarıdır.

    Bugün A.Öcalan ve PKK öne sürülerek ülkemizin temel sorunları oldu bittiye getirilmek isteniyor. Bu konuda ne kadar başarılı olacakla- rıysa gösterilecek karşı çabalara bağlıdır. Gerçekte Kürtler milyonlarla ifade edilen bir nüfusa sahiptir. PKK’nin terör eylemlerinde kullandığı kitle ise çok küçük bir kesimle sınırlıdır. Yani Kürtlerin ezici çoğunluğu, A. Öcalan ve PKK’yi redediyor. Bilinen güçlerin korkulu rüyası da, bu çoğunluğun tutumudur. Bu nedenle, bir avuç insanın yaptığı şiddet eylemlerini alabildiğince abartarak, tüm Kürtlere maletmek istiyorlar. Kürtler’i dünya kamuoyunda, bu eylemler ve A.Öcalan etrafında tartışmaya sunuyorlar. Gerçekten de gerek görsel, gerekse yazılı basında Kürtlere yönelik tartışmalar hep bu eksen etrafında dönüyor. Bu durum gelecek açısından ciddi bir tehlike oluşturmaktadır. Oysa ortam, demokratik hak ve özgürlüklerin daha da geliştirilmesi açısından elverişli bir ortamdır. Öcalan devrinin sona erdirilmesi, bir takım çıkarcı çevrelerin iddia ettiği gibi Kürtler için bir kayıp değil, tersine bulunmaz bir kazançtır. Bugünden sonra herşey daha da netleşecek, bu olay etrafında iyi ve kötü birbirinden ayrılacaktır. Sadece Kürtlerin değil, bir bütün olarak Türkiye’nin içine düşürülmek istendiği karmaşa bitecek, süreç normal rayına oturacaktır. Kimliğini özgür ve demokratik bir ortamda korkusuzca ifade etmek her halk gibi Kürt halkının da hakkıdır. Buna en büyük desteği önümüzdeki süreçte bizzat Türk halkı verecektir. Türkiye’de demokrasi ve insan haklarının geliştirilip korunması halklarımızın ortak çabasıyla sağlanacaktır. Süreç; hem az sancılı olacak, hem de daha hızlı işleyecektir. Kısaca yarınlara daha umut ve güvenle bakmamızı gerektiren açık bir ortam var.

19 Şubat 1999


(Devam edecek...)

Bersivan / Yanıtlar :

[ Bersivek Binivîse | Yanıt Yazınız ]  [ Forum ]  [ Nivîsên Nuh | Yeni Yazılar ]


Serbesti Web / 2003 - 2013
E-mail: serbestiyakurdistan@hotmail.com