Serbestî, mafê herî bingehîn ê mirovî ye, lê kurd jê bêpar e.


[ Bersivek Binivîse | Yanıt Yazınız ]  [ Forum ]  [ Nivîsên Nuh | Yeni Yazılar ]

TURK ARAB İSLAM TERÖR 1 - 2

Nivîsevan / Yazan: Goran Candan  
Demjmêr / Tarih: 25.06.2016  03:58:23



Türk Arap IŞİD İslamcılığı Terörü'ne kurban olmuş bu günahsız canların masumluklarına ve intikamlarının ilerici insanlık tarafından alınacağı adına olsun, her  ne kadar zor olursa olsun, bir defalık bile olsun, bu vahşet resmine bakabilmeli ve elimizi vicdanımızın üstüne koyup şu andı içmeliyiz: tarihte oluk oluk kan dökmüş Türk Arap İslamcılık Terörü'nü, salt kürd halkının özgürlüğünü engellemek için tekrar hortlatıp tekrar meydana çıkartan ırkçı türklük devleti TC'den hesap sormalıyız - Bütün dünya bizimledir!



Hümanizm ve uygarlığın başlıca işareti, bir toplumda insan hak ve özgürlüklerinin kısaltılmadan, engellenmeden, riayet edilip tatbik edilmesi ve uygulanmasıdır. İnsanoğlu bu temel özgürlük normuna ulaşabilmek için, yani özgür bir toplum yaratabilmek için, bu ideale kavuşabilmenin, büyük bir mücadelesini vermiştir.

Bu anlamda özgürlük insanın evrensel bir tutkusu haline gelmiştir. Özgür yaşamak ideali, her birey ve toplumun vazgeçemiyeceği temel bir yaşam tarzı olarak benimsenmişken, yeryüzünde özgür olmak istemeyen hiçbir birey ve hiçbir topluma rastlanılmamıştır. Ne böyle geri bir toplum ve nede böyle geri bir bireyin varlığı sözkonusudur.

Buna rağmen toplum veya bireylerin hala özgür olmadıkları bir dünyada yaşıyoruz! Bu nasıl olur? Bu sorunun en ilk ve en doğru cevabı: sömürü ve cehalettir. Yani insanoğlunun yaradılışında mevcut olan özgürlük idealinden kısmetini almamış toplum ve bireyler, bu iki sebepten dolayı özgür değiller. Sömürü ve cehalet..

Dünyanın en gelişkin sanayi toplumlarını idare eden Super Powers denen en güçlü kuvvetli devletler, bu sömürüde, zincirin en son halkasını oluşturuyorlar. Nasıl ki ormanın kralı aslan, hemen hemen bütün diğer hayvanları parçalayabilip yiyerek, bir rakibi olarak kendisini parçalayıp yiyebilen başka hiçbir hayvan türü ormanda olmadığı gibi, günümüz toplumunda da, bahsi edilen bu süper güçlerin üzerinde duran, onlardan daha güçlü ve kuvvetli olan başka bir erkin varlığı sözkonusu değildir. Bir başka deyişle; mevcut toplumların global düzeyde ve hangi derecede özgürlük sahibi oldukları veya olmadıkları, işte bu süper güçlerin insiyatifinde olan bir faktördür.

Özgürlükler, mevcut toplumlarımıza bu güçler tarafından tayin edilen normlar çerçevesinde tahsis edilmektedir. Birleşmiş Milletler adıyla kurulan dünya devletlerinin ortak bir karar organı vasıtasıyla, bu özgürlüklerin riayet edilip edilmediğine bakılıyor. Yani dünya devletlerinin görünürde bu konuda takip ettiği bir yol haritası vardır. İnsan hak ve özgürlükleri konusunda her ne kadar, bu haritada nakş edilen anlamlı, realist, güzel idealler mevcut ise de, uygulamada her zaman bu harita takip edilmemektedir ne yazık ki. İnsan hak ve özgürlüklerinin ne kadar çok veya ne kadar az takip edilip edilmeyeceği, en başta bu süper güç devletlerin yerel veya global çıkarları doğrultusunda şekillenmektedir. Kısacası, insan hak ve özgürlüklerinin riayet edilip edilmemesi, en başta bu devletlerin maddi çıkarlarına bağlanmış durumdadır.

Uluslar arası ilişkileri belirleyen tek geçerli olgu da; ulusların birbiriyle olan çıkarlarıdır.

Şimdi ormandan denize gidelim. Denizde de büyük hayvan (balık) küçük hayvanı (balığı) yutuyor, yiyiyebiliyor. Cüsse büyüklüğü sırasına göre, küçük olan balık, büyük olan balıklar tarafında yutulup yiyilir. Sonra nasıl ki denizin aslanı ve kralı, denizin en büyük hayvanı balina acıktığında, önüne gelen her büyüklükteki balığı yutabiliyorsa, bu reel duruma göre, denizin bütün balıklarının yaşamlarına (özgürlüklerine) göre, onlara karşı en büyük potansiyel tehlikeyi, bu en büyük balık olan balinalar oluşturmaktadır.

Yani yerküremizde irili ufaklı bütün toplum ve devletler, özgürlükler bakımından süper güçlere endekslenmiş durumdadırlar. Bir nevi tabii bir kanundur bu.

Süper güçler bundan dolayı kendi maddi çıkarları bulunan bölgelere ve ülkelere direkt müdahalelerde bulunurlar. Ortadoğu ve Kürdistan ülkesinin bugünkü durumu, buna en güzel örnektir.

Süper güçlerin bu amaçlarını gerçeklerştirebilmeleri için, kendi çıkarları doğrultusunda piyon olarak kullandıkları irili ufaklı birtakım devletler de vardır. Dünyada bu piyon devletlerin başında; Kürdistan'ı kendi aralarında paylaşan Ortadoğu'daki devletler gelmektedir. Ortadoğu piyon devletlerin başında da: Türkiye ve Suudi Arabistan gelmektedir. Türkiye vatansız ve şahsiyetsiz işgalci bir devlet ve nasyon olduğundan dolayı, ele geçmez ve paha biçilmez siyasi bir fırsatta, eline geçirdiği kürdlerin vatanı Kürdistan'ı, kendi mülkü yapabilmek için, yapmadığı kötülük kalmamıştır. Süper güçlerin bundan yüz kadar sene önce çıkarları gereği bölgemizde yaptıkları bir düzenleme sonucu, Kürdistan ülkesinin en büyük parçasını, elinin altına geçiren Türkiye, hala Kürdistan ülkesini kendi vatanı yapacağı ham hayali peşinde, kürd halkına büyük acı ve ızdıraplar veren, kürdlere büyük toplumsal felaketler yaşatan, vahşi katliam ve soykırım denemeleri gerçekleştiriyor. Tabii ki süper güçlerin bilgisi dahilinde bunu yapmaktadır. Çünkü süper güçler, kendi yaptıkları düzenlemeleri, çıkarları zarara girmediği müddetçe, değişip bozmayacak bir politika izlemektedirler şimdiye kadar.

Ama, bu emperyalist düzenlemelerden yüz yıl sonra geldiğimiz bu aşamada, süper güçlerin çıkar odakları değişti. Yeni bir düzenleme için yaklaşık 20 yıldır düğmeye basmış durumdalar. Bu durum sömürgeci Türkiye'nin Kürdistan'ı elinin altında tutma miadının dolmuş olduğu demektir. Türkiye bunu ilk fark ettiği günde, İSLAM kartı'na sarıldı. Bu değişime İSLAM kozuyla karşı koyacağını sandı. Bunun için savunmasız kürd halkına karşı İSLAMı (dini) kullanarak yapmadığı TERÖR ve VAHŞET bırakmadı.

Bu terörün ikinci bir ideolojik (islami) ve maddi (parasal) dayanağı var: İSLAM dinini bir maske gibi kullanmayı kendi safahat düşkünlükleri için elden bırakmayan Suudi Arabistan krallığı yönetici sınıf ve kliği..

Bu sefahat düşkünü ucube klik de, İSLAM dininin çıkış membei gibi, islam dini için en kutsal merkezdeki kutsallıkları kullanarak, sonra Arabistan yarımadasının başlıca yeraltı kaynağı olan dünyanın en zengin petrol yataklarından elde ettiği gelirlerin verdiği ekonomik üstünlük ve rehavetle, islamı (dini) maske olarak kullanıp, şimdiye kadar müslüman olmuş halklar üzerinde ve yarım asırdır da yaşama kavgası direnişi içinde olan yahudi halkı ve İsrail devletine karşı, arap milliyetçiliğini (ırkçılığını) dayatmaktadır.

İşte günümüz Kürdistan'ındaki ırkçı türklerin ve arapların bize uyguladığı TURK ARAB İSLAMcı TERÖR ve vahşetin iki kırılması an meselesi olan sac ayakları..

Cehalet faktörüne gelince, genel olarak sömürüyü kolaylaştırıcı bir rol oynadığı kaçınılmazdır. Sömürgecilerin ekmeğine yağ sürüyor kitlelerin cahil konumları. Özgürlük gibi paha biçilmez en değerli ve en kutsal ve en insanca yaşam biçimine ulaşabilmenin tek yolu; ilk önce aydınlanarak cehaletten kurtulmaktır.


***


- Soruna kalıcı bir çözüm ne olabilir?

İsveç’in Göteborg Üniversitesi’nde Düşünce ve Bilgi Tarihi bölümü profesörü Michael Azar, İsveç’in Svenska Dagbladet adlı günlük gazetesinde 28 aralık 2015 tarihinde bir kitap hakkında bir tanıtma yazısı yayınladı.

Kitabın adı: "Le piége Daesh. L'etat islamique ou le retour de l'historie", İslam Devleti veya Tarihin tekerrürü’. Yazan Ortadoğu uzmanı Pierre-Jean Luizard. Tanıtım yazısının başlığı da şuydu: Tarih bilinci yoksunluğu teröre karşı mücadelede yanlış reçetedir.

- ‘’Bu ne bir Nemesis’tir, yani intikam ve ne de örgütlü bir mizansen (mise-en-scène) yani sahneye konuş, ama honores’tir yani şereflendirerek tabii bir devam.. Cihad’ın geri dönüşüdür’’ deniyor.

* *

Ne yazık ki şimdiye kadar yazar Pierre-Jean Luizard’dın herhangi bir kitabını okumadım, ama anladığım kadarıyla o islam ve özellikle de Ortadoğu konusunda yazılar yayınlıyor.

Ama ben bir fransız sosyolog ve orientalist olan Maxime Rodinson adlı bir araştırmacının islam hakkında yazdığı araştırmaları okumuştum. Onu okumam otuz yılı aşkın çok uzun bir müddet önce olmasına rağmen, bugün hala islam tarihi konusunda herhangi bir veriyi öğrenmek gibi bir ihtiyacım olursa, gidip Rodinson’un yazılarına bakıyorum. Çünkü Rodinson’un araştırmaları çok köklü ve kapsamlı araştırmalar olduğu için son derece güvenilir bir kaynaktır. Rodinson’un islam konusundaki araştırmalarını çoğu islam alimlerinin yaptığı gibi, tek yönlü ve tek taraflı kaynaklara dayandırılmamıştır. Onun araştırmaları, tabii ki hem islam dünyası kaynakları ve hem de batı dünyası kaynaklarının karşılaştırılmasına dayanmaktadır. Bu anlamda Rodinson’un islam konusunda hazırladığı ilmi ve çok yönlü kaynak çalışmaları, her islam tarihini öğrenmek isteyen kişi ve guruba, başvurmaları gereken vazgeçilmez kaynaklardan biri olduğunu özellikle belirtmek isterim

Pierre-Jean Luizard’ın çalışmalarını incelemediğim için, elbette ve ne yazık ki onun çalışmalarının içeriği hakkında herhangi birşey söylemem mümkün değildir. Ama Pierre-Jean Luizard’ın İsveç’in günlük gazetesi Svenska Dagbladet’te yayınlanan; ’ortadoğu’daki son savaşın nedenlerinin ardındaki gözden kaçırılmayacak spesifik hatalar’ adlı analizi ile ilgili düşüncelerinin burada yayınlanan kısmı hakkında, kendi düşünce ve refleksiyonlarımı kısaca anlatma gereği duyuyorum.

Bu tanıtım makalesinde yazıldığına göre, Pierre-Jean Luizard kitabında; ’’teröristlerin kurduğu tuzağa girmek riski içten bile değildir yoksa’’ diye yazmış. Pierre-Jean Luizard’ın bu düşüncesine göre, bütün bu savaş faaliyetlerini, bölgedeki süper güçlerin yaptıkları haksız operasyonların doğal bir sonucu olarak, bölgede planlayan, örgütleyen ve sahneleyen (mise-en-scène) bir terör örgütü (IŞİD) sözkonusudur.

Bence bu analiz çok hatalı olan sığ bir yaklaşımdır. Hatta kendi ırkçı ve faşist emelleri için IŞİD’i sinsice organize eden Erdoğan ve Davutoğlu da, IŞİD konusundaki gerçeği saptırmak için aynı bu argümanı kullanmaktadır. İslamcı terörü kendi bilinçli ve programlı manipülasyon ve yönlendirmeleri neticesinde faaliyete geçirdikten sonra, ortaya çıkan ciddi sonuçlara haklılık payı atf etmek için, gerçeğin tam tersi olan başvurdukları bu yalan ve sahtekarca girişimdir. Mesele hakkındaki sosyal ve siyasi gerçek verileri saklamak ve insanların bilincini çarpıtmak ve saptırmak için sahtekarca bir yelteniştir.

Amerika’nın 1979-80 yıllarında süregelen Soğuk Savaş şartları ortamında, o zamanlar sahip olduğu global bir politika gereği, anti-Sovyet konumda olan Afganistan Talibanlarını, kendi siyasi amaçları doğrultusunda kullanmıştı. Bilindiği gibi talibanlar daha sonra El Kaide diye bir islamcı terör ağı oluşturmuşlardı. Bu islamcı oluşumların kökeni aslında Suudi Arabistan Krallığı toplumunda mevcut olan Vahabi ve Selefi denen jihadçı islamcı düşünceye dayanmaktadır. Yani bunlar Amerika’nın türettiği bir oluşum asla değiller ve önceden müslüman bir toplumlarda mevcut olan bir köktenci siyasi toplumsal bir yapıdır.

Sonra yine bazen söylendiği gibi; İran İslam Cumhuriyeti lideri Ayatollah Homeyni’nin ’Batı ve Fransa’nın adamı’ olduğu da doğru bir bilgi değildir. El Kaide gibi, Ayetullah Hareketi’nin de kökeni Suudi Arabistan Kralliği toplumu içende bulunan Vahabi islama dayanmaktadır. Her ne kadar İran ideolojik ve pratik bakımdan şiilik denen Suudi Arabistan toplumundaki islamdan farklı bir islam mezhebine sahip olduğu halde, yine de tıpkı suni islam vahabileri gibi, gıdasını bu çağdışı köktenci geri islamcı ideolojik kaynaktan almaktadır. Bir bakıma şöyle de denebilir ki Ayetullahlar 1979’da İran toplumsal devrimini, ne Fransa’nın ve nede herhangi başka bir batılı gücün planlaması sonucu, ama tamamen kendi ideolojik yapıları gereği, devrimi yapan esas güç olan kürd ulusalcılarının ve fars solcularının elinden kaparak ele geçirdi. Bilindiği gibi siyasi islamda iktidarı ele geçirmek, siyasi islami hareketin iç dinamiklerinde önceden yerleşik olan bir özelliktir.

Bilindiği gibi, 2000’lı yılların başında Afganistan ve Irak’ın düşmesiyle, buralarda örgütlü bulunan El Kaide islamcı teröristleri, bu defa toplumsal altüst oluş yaşamaya başlıyan Suriye’ye geçmişlerdi. Her ne kadar Amerika, 2003’te, Suriye’deki islamist El Kaide ve diğer irili ufaklı islamcı oluşumları, Esat Suriye’sine karşı ortak muhalefet adı altında toplayarak onları desteklemekle, Afganistan’da 1970’lerde yaptığı hatayı tekrar ettiyse de, Suriye’nin Raqqa şehri IŞİD’in eline düştüğünde, Amerika bu hatasının farkına vardı ve hemen geriye adım attı.

The New Yorker dergisinde askerî ve güvenlikle ilgili konularda makaleler yazan amerikalı araştırmacı gazeteci ve yazar Seymour Myron Hersh, 1970’de gazetecilik alanında yaptığı başarılı çalışmalarıyla ilgili büyük prestiji olan uluslararası ödüller almıştıi. İki defa Ulusal Dergi Ödülü'nü, ve 2004’te de George Orwell Ödülünü de alan Seymour Myron Hersh’ün ilk önemli başarısı 1969'da Vietnam Savaşı esnasında gerçekleşen My Lai Katliamı'nı ve ABD ordusu tarafından katliamı örtme çabalarını ortaya çıkarmasıydı ve bu haberi ile 1970 yılında Pulitzer Ödülü'ne layık görüldü. 2004 yılında, Irak'taki Abu Gurayb cezaevindeki mahpuslara ABD ordusu tarafından yapılan kötü muamele ile ilgili haberleri de geniş yankı buldu.

Seymour Myron Hersh, Amerika Ulusal Savunma İstihbarat Kurumu DIA’nın genel sekreteri Micheal Flynn’e datanarak, London Review Of Books’ta yayınladığı başmakale yazısında, ’Raqqa şehri IŞİD’in eline düşer düşmez, Amerika karşısına alıp savaştığı Suriye’ye istihbarat vermeye başlamıştı’ diye yazdı.

Buna göre de olsa, Amerika’nın veya diğer batılı güçlerin bu tür islamcı şiddetin arkasında olduğu şeklindeki komplo teorileri asılsız teorilerdir.

Ayrıca deniliyor ki ’bu islami terör faaliyetlerinin ardındaki asıl nedenin; batılı devletlerin Afganistan ve Irak’ı acımasızca bombalamalarıdır. Ve bundan dolayı arap dünyasında doğal bir reaksiyon olarak, bu devletlere karşı eski Irak baas rejimi askeri kadrolarından arta kalanların öncülüğünde oluşturdukları hiddetli bir intikam alma girişimiyle, bunlar tarafından IŞİD kurularak bir karşı koyma eylemi başlamıştır’. Bu tamamıyle yanlış bir bilgidir ve özellikle de IŞİD’i, Suriye’ye kaçmış El Kaide kalıntıları ve diğer bazı irili ufaklı suriyeli islamcı hareketleri birleştirerek salt kürd ulusal devletleşmesi ve özgürlüğüne karşı kullanmak için kuran Türkiye’nin yanıltıcı ve hedef şaşırtıcı dezinformasyonudur. Bunu iddia edenler, ne Türkiye’nin burada oynadığı temel rolü ve nede vahabi islamın terör ve dehşet dolu yapısı hakkında bir bilgiye sahiptirler!

Bunun için İsveç günlük gazetesi Svenska Dagbladet’teki kitap tanıtım yazısında iddia edilen komplo teorisinde, ’islami terörün ardındaki asıl güçlerin, batılı güçlerin gizli servis örgütlerinin olduğu’ iddiası gerçeği yansıtmıyor. IŞİD’in ardında tek bir çevre vardır: oda şudur; türk devleti, hükümeti ve hatta türk toplumun belli bir kısmı..

Sonra bu tip terör faaliyetinin varlğı tarihte de mevcuttu. Bu faktörün adı islamın içindeki siyasi islamdır. Hatta zaman zaman bu faktör değişik islam devletleri tarafından da kullanılmaktadır. Bu islamcı faktör ki bir diğer adla ona cihad denir ve Türkiye, kürd halkının devletleşme mücadelesine karşı cihadı kullanıyor şimdi. İran hakeza aynı şeyi yapıyor. Irak Enfal soykırım hareketini islami cihad adına yaptı. Birçok arap devleti ve filistinliler bu suçu yahudi halka karşı yapmaktadılar. Eskiden de başka müslüman olmayan halklara karşı yapılırdı. Kısacası islamın bünyesinde mevcut cihat fonksiyonu ve faaliyetidir. Eğer Jurassic Park adlı filmin temasına benzetilirse, bu bir Ad Honorem’dir yani islamın şerefine, islamdan cihad’ın yeniden çıkışı, gelişi, tekrar meydana çıkışıdır..

Jurassic Park adlı film senaryosuna göre, milyonlarca yıl önce bir parça kristalleşmiş bir taşının içerisinde kalmış bir sivrisineğin karnında en son içtiği kan, bu sivrisineğin bir dinazor kulağına konarak dinazor kanını emdiği bir dinazor kanı imiş. Bunu anlayan laboratuvar profesörü, bilimin en son ve en sivri ve gelişmiş teknik imkanlarıyla, bu kan damlasından altmışbeş milyon sene önce yaşamış olam dinazorun DNA silsilesini çözerek, yeniden dinazorlar klonlamaya başlamış. Bu husuta ilginç olan nokta şudur ki bu altmışbeş milyon sene önce yeryüzünde yaşayan dinazorlar yeniden yaşamaya başladıklarında, hemen başka bir canlıya saldırıp o canlıyı hemen parçalayarak öldürüp yiyiyebiliyor. Yani aradan altmışbeş milyon sene geçmesine rağmen, dinazorun karşı cins bir canlıya saldırma dürtüsü de tekrar yaşama fırsatı, canlanma fırsatı bulmuştu. Tıpkı 1700 yy’da yaşamış, din (islam) maskeli katı arap ırkçılığı olan vahabiliğin kurucususu Muhamed bin Abdulwahhab’ın vahabi ideolojisi gibi, islamdaki bu cihad meselesi gibi. Aradan üçyüz sene geçmesine rağmen cihad ideolojisi sık sık hortlar ve aynı çirkin yüzünü tekrar göstererek binlerce, onbinlerce masum insanın öldürülmesine sebeiyet verir.

Bazen de bu islami terörün çıkış nedenini, ırkçı türklerin yaptığı gibi kasıtlı veya bazılarının bilmeden naivçe yaptığı gibi, ’Afganistan’ın, Irak’ın veya Suriye’nin istikrarının destabilize edilmesi’ne bağlıyorlar. Bu gayri tabii suni devletler, hiçbir zaman istikrarlı devletler olmadılar. Çünkü çok yanlış ve sakat bir temel üzerinde kurulmuşlar. Aynen Türkiye gibi, kuruldukları o ilk günden beri yıkılmaya mahkum oldular.

Sözkonusu bu ülkeler islami terör cihad’ın sınırlanması için ciddi hiçbir çaba sarf etmediler. Bilakis bu adı geçen ülkeler, cihad gibi 1 numara medeniyet düşmanı bir ideolojinin daldığı kış uykusundan uyanması için, bilgi düzeyi düşük geniş eğitimsiz kitleler arasında cihad düşüncesini tekrar uyandıran ve yayan faaliyetlerde bulundular.

Sonra bu ülkelerin suni sınırları çizildiğinde, yapılan temel sosyolojik hataları yüzünden, bu ülkeler halkların ve özellikle de kürd halkının hapishanesine dönüştürüldüğünü çokları unutmuşa benziyor. İngilizler ve fransızlar (Sykes Picot) bu ülkelerin haritasını bastonla kuma çizerek yoktan yarattılar bu çakma ve suni ülkeleri. Kadim Kürdistan ülkesini bu suni sınırlarla parçaladılar. Sonra mezhepsel olarakta çok hatalı ve yanlış bir sınır çiziliyordu. Şii müslüman denilen büyük bir çoğunluk, suni müslüman denilen küçük bir azınlığın yönetimine (Irak) terkediliyordu. Suni müslüman denilen büyük bir çoğunlukta, şii müsliman denilen küçük bir azınlığın yönetimine (Suriye) terk ediliyordu.

Sonra islami mezhepsel gurupların bir asra varan uzun bir süre boyunca biribirini hergün boğazlamaları, büyük bir nefrette biriktirterek, en nihayetinde sünnilerin şiileri hiç acımadan hayvan keser gibi boğazlamaları ve aynı şekilde de şiilerin eline geçen fırsatlarda sünnileri en küçük bir acıma duygusu olmadan boğazlamalarına tanık olduk. Bu her iki gurupta hunharca kürd halkına saldırıp, halkımızın başına büyük katliam ve felaketler getirdiler.

Dünyada hiçbir yerde insanlar müslüman ülkelerde olduğu kadar derin bir şekilde biribirinin düşmanı olmamışlardır. Buralardaki çelişkiler o kadar uzlaşmaz ve antagonisttir ki dünyada eşi ve benzeri yoktur. Sonra bu gözü dönmüş islamcı katiller o kadar çok ve o kadar büyük bir kürd halk düşmanıdırlar ki, girdikleri köy, kasaba ve şehirlerde, en ufak bir merhamet belirtisi göstermeden, kürd halkının küçücük çocuklarının boğazını bile kör bıçaklarla kesiyorlardı!

Hıristiyan ve yahudi halka karşı da büyük bir kin ve nefret beslemektedirler. Kısacası hem bölge ve hemde dünya halkları için son derece büyük bir toplumsal tehdit oluşturmaktadırlar. İngiliz ve fransızların geçen yy’ın başlarında oluşmalarına sebebiyet verdiği ve türklerin tekrar ad honorem ettiği, yani özel ehemiyet ve ilgiyle yeniden canlandırdığı cihad islamcılığıdır bu illet.

Saddam’ın direkt Batı müdahalesi sonucu düşürülmesiyle Irak’ın sınırları içine hapsedilmiş Güney Kürdistan parçasındaki kürdlerin arap boyunduruğu altından tam kurtulmaları daha bir yakınlaştı..

Zamanında, 1900’lü yılların iki büyük emperyal güçlerinin Ortadoğu’yu kendi çıkarları doğrultusunda hatalı dizayn etmelerinin doğurduğu tehlikelerin başlıcası islamizm, hem kürd halkına büyük zararlar verdi ve hemde Avrupa’nın büyük şehirlerinde de günahsız sivil insanları öldürmekle büyük sosyal çalkantılara sebebiyet verip büyük can kaybına yol açtı.

İslamcı hareketlerin arap toplumlarında oluşmasının sebeplerinin ardında bir nemesis, yani öç alma motifi aranabilir ama bu öç alma sadece sünni-şii ve şii-sünniler arasındaki bir öç almayla sınırlı kalmıyacaktır ve kalmadı da. Aynı zamanda başta kürd ve yahudi sivil halka karşı bir büyük yönelme yaşandı. Devletsiz olduğu için en başta kürd halkı olmak üzere, Ortadoğu’da en güçlü bir devleti olmasına rağmen yahudi sivil halkı çok yoğun bir islamcı saldırı dalgası trendi ile karşı karşıyadır. Zaten her fırsatta tarihi bir öç alma motivasyonu hazırdır ve bu motivasyon Türkiye, İran ve Suudi Arabistan gibi islamcı devletler tarafından, her yeni fırsatta ’islamın düşmanları’na karşı, 'cihadın nihayi zaferi' için kullanılmaktadır. Doğu islam ülkeleri ve hatta artık bazı Batı ülkelerindeki kitleler içinde yaşama ve gelişme imkanı bulmuş vahhabi cihadı terör hareketi imhacı bir faaliyeti esas alıyor.

Filistin sorununda da adı geçen üç ülke; Türkiye, Suudi Arabistan ve İran, hem kürdlerin devletleşme faaliyetlerine karşı, hemde İsrail devletinin varlığına ve topyekün Batı dünyasına karşı cihatçı islamcı bir kışkırtma ve yönlendirme faaliyeti yürütüyorlar. Bu anti-İsrail koalisyonunda Suriye de büyük bir yer alıyor.

Zamanında, İngiltere, Fransa ve Almanya bölgede zenginlik kaynaklarının sömürülmesi için belli faaliyetlerde bulunmuş oldukları gerçeği sözkonusudur. Bunların buraya müdahalesiyle, islamcılığın bu vahhabi mikroplarının da etrafa yeniden yayılmasına sebebiyet vermiştir. Şu husus unutulmamalıdır ki vahhabi islamcı zararlı mikroplar herzaman islami siyasi hareketlerde mevcut bir organdır. Batılılar bunu dışarıdan getirip islama katmamışlardır. Bu yapı islami toplumlarda önceden mevcuttu. Türkiye, Suudi Arabistan ve İran sürekli bu siyaseti pompalıyor, islami konularda hassas ve rahat etkilenebilen geniş cahil müslüman halk kitleleri arasında şu yalan bilgileri yayıyorlar: ’haçlı orduları - hakka inanmış Türkiye’deki, Suudi Arabistan’daki ve İran’daki müslümanlara karşıdır’.

İslamcılığa karşı duyulan korku haklı bir korkudur

Vahhabi islamcılığı yaşadığı müddetçe, islamcılığa karşı duyulan korku yerinde ve haklı bir korkudur. Vahhabi islam ve şeriatçılık, insani yaşam biçimine, medeniyete karşı çok tehlikeli bir toplum hastalığıdır.

İslamcılıktan korkan birine gıpta ile bakmayın lütfen. Çünkü o çok haklıdır. İngilizlerin ve Fransızların vahhabi cihatçılığı mikroplarını bundan yüz sene kadar önce Ortadoğu’ya müdahale ettiklerinde tekrar ortaya saldıklarından dolayı, bölge ve dünya halkları toplumlarında daha çok büyük yaralar açılacak ve daha çok oluk oluk masum kanlar akacak akıtılacaktır. Bugün gerek türklerin arasında olsun ve gerekse de arapların arasında olsun, dünyanın huzurunu bozacak vahhabi islam cihatçılığı sakat ve tehlikeli yolunda yürüyen büyük bir potansiyel güç ve kitle sözkonusudur. Bu ülkelerdeki yetersiz eğitim altyapısı ve bu ülkelerdeki islamcı hükümet ve devlet politikaları yüzünden de bu kitleler her geçen gün daha bir büyümektedirler. Bu ülkelerde realist müslüman kitle ne yazık ki azınlıktadır artık. Bu islamcı hasta ülkerlerin başlıcaları; Türkiye, Suudi Arabistan, İran ve Filistin özerk bölgesidir.

Özgür dünyadaki insanların Türkiye, Suudi Arabistan, İran, Qatar ve Filistin’deki bu insan müsveddelerinden çekinmeleri haklıdır. Bu ülkeler islamcı terörist fabrikası misali sürekli, hiç acımadan çocuk başı bile kesebilen teröristler üretmektedirler.

Nihayi hedef Batı Medeniyeti’dir

Vahhabi islam olduğu gibi derin ve büyük bir ideolojik ve sosyal problem olarak karşımızda durmaktadır. Totaliter, faşist ve nasyonalist (TÜRK-ARAP) ırkçısı bir toplum mühendisliğidir.

Türkiye gibi totaliter ve islamcı rejimler, korku yoluyla tek tip düşünen islamcı birey türü yaratmıştır.

Gelecekte de dünyayı dehşetten dehşete sürükleyen islami terör hareketleri gelecektedir. Bu daha başlangıçtır. Türkiye, Suudi Arabistan ve İran yenilmezlerse, bu insanlık için çok büyük felaketler getirecektir demektir.

Bıçak boğaz kemiğine dayandığı an, söz bitmiş demektir. Bu duruma karşı artık sözle telkinle hiçbir şey yapamayız. Türk-Arab islamcılığı en kutsal olan ve yeri hiçbir zaman ve hiçbir şekilde doldurulmayan insanların ortak değerine saldırıyor: insan hayatına..!

Yapacağımız tek şey IŞİD’i yaratan, meydana getiren en temel öğeleri ortadan kaldırmaktır

Yukarıda bahs edilen Kitap tanıtım yazarı Michael Azar’a göre, Pierre-Jean Luizard’ın temel tezi şudur: IŞİD gibi bir guruba karşı galip gelemiyorsak, bu örgütü meydana getiren ve onu başarılı kılan problemleri halletmeliyiz önce. Ancak o zaman onu yenebiliriz. Bundan dolayı biz de bu konuda yerinde ve zamanında bir tedbirin alınmasını bu sorunun kökten çözüme ulaşmasını sağlayacak biricik yol olacağı inancındayız.

TURK-ARAB vahhabi İslamo-faşizm ve ırkçılığı, bu islami terör, yukarıda değindiğimiz gibi daha başlangıç evresindedir. Ortadoğu, Avrupa ve bütün dünya, bunun bilincine varmalıdır. Din (islam) maskeli bu türk-arab nasyonalizmi, ırkçılığı, cihatçılığı ve terörü, dünyada daha çok büyük ve daha çok büyük dehşetli trajedilere ve felaketlere imza atacaktır. Bunu biricik nedeni, İSLAM DİNİ bugün bir avuç haydut devletin elinde siyasi bir ideoloji olarak bir tornavida aleti misali, büyüme ve yayılma hırslarının siyasi ajandası olan bu devletler tarafından kullanılmaktadır.

Uluslar Arası Bir İnsiyatif Gerekiyor

İslam dininin bu şekilde kullanılması fırsatını bu fanatik ve köktenci devletlerin elinden alın. Yoksa siz eğer islamcılığın hırsından dünyayı gece ve gündüz koruma altına alıp gözetseniz bile, yine de dünyayı bu kötü düşünceden koruyamıyacaksınız! Bu sözler, Bediuzeman Said Nursi adında büyük bir kürd islam alimine aittir.

Dünyanın birçok yerinde öğrenime açılabilecek ÖZGÜR İSLAM ÜNİVERSİTELERİ GİBİ DİNİ/TEOLOJİK BİR YÜKSEK EĞİTİM KURUMUNA ihtiyaç vardır. Örneğin bu üniversiteler, Ortadoğu’da İsrail’de, Kürdistan’da, Filistin’de, Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye’de açılmalıdır. Bu özgür üniversiteler genel olarak din ve özel olarakta islam ve medeniyet hakkında, eğittiği ÖZGÜR İMAMLAR vasıtasıyla doğru ve sahih bilgileri kitlelere ulaştırsın. Buna bir alternatif olarakta, stratejik bir yerde kurulmuş tek bir Özgür Üniversite ile de işe başlanılabilir. Ta ki yeni yeni özgür üniversiteler oluşturulana kadar buaradan Özgür İmam’lar yetiştirilebilir.

İslam’ın dini öğretileri sapık devletlerin elinden çıkarılmış olur böylelikle. Eğer bu Özgür Üniversiteler gibi, siyasetten bağımsız, etrafına ışık saçan ilmi ve gerçekçi ilim ve irfan merkezleri oluşturulabilirse, din gibi ideolojik bir üst kurum müessesi, bu devletlerin politik amaçları doğrultuısunda kullanılmaktan kurtarılmış olur. Bugün bu devletlerin elinde din (islam) tam bir oyuncağa çevrilmiştir.

Eğer teolojik Özgür Üniversite gibi böyle bir ilim ve irfan saçan bilimsel akademik merkez oluşturulursa, din (islam) konusunda islam dünyasında güvenilir ve sahih fakta yayılmış olur. O zaman bu gizli ajandası olan devletler, artık halk kitlelerinin üzerinde hiçbir surette bir etki bırakamıyacaklardır.

Yine büyük kürd islam alimi Saidi Nursi’nin dediği gibi, ’eğer islam kötü emel sahibi bazı iktidar çevrelerinin elinde kalırsa, bu son yüzyılda olduğu gibi, bu kötü emel sahibi iktidar çevreleri, eğitimsiz kitleleri islam dinini kullanarak etkilemeye ve kendi kötü emelleri doğrultusunda kullanmaya devam edeceklerdir. Bu bütün dünyayı sarabilecek olan terör ve dehşet demek olur.’

Yani biz hiç bir şekilde yaşayan canlı bombaları, durduramayacağız. Gün geçtikçe ve cehalet artıkça da bu bombalar gittikçe çoğalmaktadır. Bunların kökünü kurutmanın tek yolu, onları eğitmek ve aydınlatmak onların ulaşamadığı doğru bilgiye ulaşmalarını sağlamaktır.

Hem Kürdistan ve hemde İsrail din (islam) maskeli ırkçı türk-arab terörü bakımından en çok mağdur olan iki ülkedir. Özgür İslam Üniversiteleri’nin öncelikle bu iki ülkede inşa edilmeleri çok anlamlı ve isabetli olur. Bu aydınlanma ocakları vasıtasıyla Kürdistan’da kaybedilmiş geniş kitlelerimizi tekrar kazanmış olurduk.

Eğer bir alternatif çözüm geliştirlimezse, eğer bu konuda birşey yapılmazsa, yeni bir faşist ideoloji doğmaya başlıyor. Bu ideolojinin adı: TURK-ARAB-İSLAMO FAŞİSMZİ’dir. Sizi temin ediyoruz ki bu ideoloji, şimdiye kadar tanıdığımız faşist ideoloji olan Nazizm’den katbekat daha tehlikelidir. Nazizm bu ideolojinin yanında çok masum duruyor.

Yarın Çok Geçtir

Michael Azar’dan birkaç akıllı sözle bitiriyorum. ’Eğer düşmanın üzerinde durduğu zemini altından çekmezseniz, o düşmanı asla yenemezsiniz – Ve bu faaliyetin askeri bir faaliyet olmasına gerek yoktur. IŞİD’in sürekli kullanarak yeni savaşçı kazandığı fantezi sözlere dönüyoruz. Öyle bir zaman ki bölgenin devletleri bir bir düşerken, Halife devleti ezilenlere iktidar olmayı sunuyor, umutsuzlara umut vermeyi ve kafirlerden ilahi bir intikam alma imkanı vermeyi vaadediyor. Batılı güçler daha şimdiden bölgede savaş mağduru olmuş ve işsiz kalmış kitlelere nasıl gerçekçi bir çözüm yolu önerecekleri konusunda düşünmeye başlamalılar. Yaptıkları tarihi hataları itiraf edebilmeliler. Sonra kendi politikalarının haklılığını ispatlayabilmek için IŞİD’in kullandığı algı şablonunu yerle bir etmek için yeni stratejiler geliştirmeliler. Bu noktaya gelebilmek için de Luzard’a göre; biz IŞİD’in öyle zembille gökten inmediğini ama uzun bir tarihi, siyasi ve teolojik olumsuz şartların global ana bağlantısıyla oluşmuş bir belirti ve symptom olduğunu görebilmemiz gereklidir.’

Goran Candan

______________________________
Nemesis: cezalandırıcı eylem, öç
Mise-en-scène: sahnelemek, mizansen
Ad Honores: şerefi için (örneğin islam cihad için)











Bersivan / Yanıtlar :

[ Bersivek Binivîse | Yanıt Yazınız ]  [ Forum ]  [ Nivîsên Nuh | Yeni Yazılar ]


Serbesti Web / 2003 - 2013
E-mail: serbestiyakurdistan@hotmail.com